5 Nisan 2008 Cumartesi

ÜMİT KFTANCIOĞLU YA DA KÖROĞLU

ÜMİT KFTANCIOĞLU YA DA KÖROĞLU

ÜNAL ŞENTÜRK

TÜRKÇE ÖĞRETMENİ

Yirmi sekiz yıl önce, Anadolu’nun yiğit, kavruk yüzlü delikanlısı; birtakım kara donlu, kara düşünceli kişilerce susturulmak istendi.Ülkemizde yüzü aydınlığa dönük insanlar var oldukça, Kaftancıoğlu da yaşayacaktır.

1934 yılında Ardahan’ın Hanak ilçesi Koyunpınar (Saskara) köyünde doğdu. Asıl adı Garip Tatar’dır. Soyadını Saskara’nın “Kaftancı”denilen, yazın binbir renkali çiçeklerin açtığı, köyün can damarı denilecek kadar verimli bölgesinden aldı.

1942 yılında başladığı ilkokulu, birinci sınıfı okumadan dört yılda bitirerek Cilavuz Köy Enstitüsüne girdi. Cilavuz, onu her yönüyle etkiledi. “Köy Enstitüsü’ne ayak bastığım gün benim doğum tarihimdir.Anam, babam, soyum-sopum, kanım, bayrağım…hep köy enstitüsü. Şimdi o yıllardan, o kutsal dönemeçten geçerken kendimden geçerim Cilavuz üstüne…O yeşillik, aydınlık, insanlık, halk kokan, toprak kokan Cilavuz…”diyerek ne denli etkilendiğini vurguluyordu.

Dünya Edebiyatıyla Cilavuz’da tanıştı. Çehov, Tolstoy, Dostoyeski’den ekilendi.”Durgun Akardı Don”ona inanılmaz bir yazma isteği verdi.

Cilavuz’dan mezun olunca,Mardin’in Derik ilçesine atandı.bilgi taşıdı, kuş uçmaz kervan geçmez köylerin çocuklarına…Necati Bey Eğitim Enstitüsü’nü bitirdi. Rize Pazar Ortaokulu’nda Türkçe öğretmenliği yaptı. Bir süre sonra öğretmenliği bırakarak askere gitti.1964 yılında İstanbul’a geldi.Edebiyat fakültense girdi.Bu arada TRT’nin açtığı sınavı 987 kişi arasından birincilikle kazanarak yaşamında yeni bir dönemeç başladı.

“Dönemeç”adlı öyküsüyle TRT büyük ödülünü alınca kendisini tamamen yazmaya verdi. Kısa yaşamında çok sayıda eser üretti. İstedi ki bu toprak gibi, deniz gibi bereketli insanları tanısın herkes. Onların yaşam kavgalarını, umutlarını okusun, öğrensin. Herkes, toprak adamların toprağı fethe gidişini ve bu gidişin onurunu duysun. Bu onuru paylaşsın, yaşamın yüceliğine erişsin. Kalemiyle mutlu geleceğin, insanca yaşamın umuduna uzandı. Ölümsüzlüğe uzandı. Bu uzanış karanlık kafaları, kara donluları, kara yürekleri korkuttu.

“Ey Truva surları önündeki kılıç sesleri!

Tanrılar!

Patroklos. Aşil, Piriemos, Hektor!

Yaşam için günlerce kılıç sallayan Hektor!

Ey yaşam için demir eriten, eriyen işçi!

Ey yaşam için yüzü gülen, geri dönmeyen varlık!

Selam olsun hepinize, herkese!

Yaşama, yaşama sevincine bin selam!”

11 Nisan 1980 günü TRT’den bu sözlerle selamıyordu okurlarını, Anadolu halkını.

Ümit Kaftancıoğlu, aydın bir öğretmen, bir yazın ustası, derlemeci ve halk bilimci olarak çok yönlü bir sanatçıdır. Kitaplarını okumayanlar,”Dilden Dile”radyo programlarından tanır onu. Bu pragram içinde hazırlayıp sunduğu “Köroğlu”dizilerini ise bilmeyen yoktur. Öyle ki artık hak için, hak için kılıcını kuşanıp dağa çıkan Köroğlu ile kendisini özdeşleştirmiş; bizler için, kalemi silah olarak kullanan “Çağdaş Köroğlu”olmuştur. “Bu haksızlığa, bu akılsızlığa, bu alçaklığa baş kaldırmak içi nem vardı başka? Top mu, tüfek mi, tabanca mı? Yazacaktım. Benim silahım kalemimdi. Benim görevim, hakkı yenen, ezilen insanlara haykırmak,elinden tutmaktır, gerekirse ölmektir.”diyordu bir konuşmasında.

Ü. Kaftancıoğlu, toplumsal bozuklukların yıkıcı etkilerinden kendisini korumayı bilmiş, değer karmaşasında inandığı değerleri korumayı, yüceltmeyi başarmış, özgün ve renkli bir kişiydi. Her zaman canlı, her zaman dirençli, çalışan, okuyan, yazan, anlatan, ufacık ayrıntılardan güzellikler çıkarmayı bilen, yorulmadan seven, bulunduğu her yere bu sıcaklığı yayan, yakınlığı ve dostluğuyla insanı saran, yani yaşamın hakkını veren bir insandı.

O insana şaşarım, Kaftancıoğlu ile birlikte olup da onun coşkusunun rüzgarına kaptırmasın kendini.Onunla birlikte sevinmesin, gülmesin, umutlanmasın…

Ümit Kaftancıoğlu, başarılı bir yazar, derlemeci, folklorcu olmasına karşın öğretmenliği hiç unutmadı. Maraş olaylarını protesto eden öğretmenlerin sürgün edilmesine, görevden alınmalarına karşı çok sert yazılar yazdı.13 Şubat 1980 tarihli Demokrat Gazetesi’nde şöyle diyordu:

‘…Öğretmen üç beş satır okumuş, akı karayı, dostu düşmanı, sömüreni çalıp çırpanı tanımıştır. Bu ülkenin sorunlarını enine boyuna öğrenmiş, yaşamış, son yıllarını ağır yükünü omuzlarına yüklemiş aydınlardır. Sorumluluğu vardır öğretmenin ve bu sorumluluğun bilmektedir. Kulağından tutup atılmak istenilen bu kişiler, yıllardır bu ülkenin eğitim-öğretim sorunlarını yüklenip taşımaya çalışmaktadır. Toprağa böylesine sağlam ve kopmaz ölçülerle, kaldırılmaz ağırlıkta ayak basmış birini, daha dün nasıl ve nereden geldiğini hepimizin bildiği bir kimsenin, (bu bakanda olsa değişmez yargımız) “Kulağından tutar atarım” diye diline dolaması, öğretmenin kişililiğine, varlığına, bütünlüğüne saygısızlık olsa bile, yasal açıda suç olsa bile öğretmenin yanından, kapısından geçmez bu söz.

Eserlerinde, halk edebiyatının bereketli zenginliğini ve halkın yapıcı gücünü işledi. Düşünen, araştıran, doğru bildiğini söylemekten kaçınmayan bir halk adamıydı. Öykülerinde temel bir sorunun çeşitli yönlerine değildi. Ancak hepsinin içinde onun sonsuz yaşama sevinci var. Yoksulluğun en aşağı kertesini, doğa koşullarının en acımasızını anlatırken yaşama sevincini elden bırakmadı.

Onun öykülerinde uzun açıklamalara, uzun betimlemelere yer yoktur.Yalın ve içten bir söyleyiş vardır.

Kaftancıoğlu’nun öykü kahramanları, çok ağır koşullara rağmen hayata derinden bağlıdır.

Dönemeç, on dört öyküden oluşur. Kitaba adını veren ‘Dönemeç’ okumak için Saskara’dan kalkıp Cilavuz yollarına düşen dört kahramanın kişiliğinde yoksul köy çocuklarının okuma uğruna doğayla, yoksullukla ve kendileriyle savaşımını anlatır. Karanlıktan aydınlığa koşmak için çıkılan serüvenli bir yolculuk doğayla insanın amansız kavgası… Tepeye vardıklarında o güne kadar görmedikleri bir ışık öbeği, onları karşılar. Oturup bu ışığı uzun süre izlerler. Bu ışık 40 000 köyün çocuklarının yüreğini aydınlatan köy enstitüsüdür.

Kara Kotan’da: Doymamış bir cinselliğin hak arayan yönü dile getirilirken, bu sorunu evrensel boyutlarda gözler önüne seriliyor.

Süpürge’de: Yoksulluğun son sınırı, yoksulluğun neden olduğu ölüm anlatılır.

Yat Kalk: Aynı kitapta dördüncü öyküdür. Osmanlı’nın alevi köylerine karşı tutumunu anlatmaktadır. Yoksulluğa karşı savaşım veren köylünün önüne dayatılan camii yapımı ekseninde döner. Düzenin din anlayışı ve Türkmen köylülerinin düzeni ti’ye alışı vurgulanır. Öykü bu yönüyle de günümüze ışık tutuyor.

Azık: Yoksulluğun farklı bir boyutunu ele alır.

Boz İtler: Din kisvesi altına insanların kandırılışı anlatılır.

Gece Sekiz Gündüz Dokuz’da: Ahlaki yozlaşma.

Sarı’da: Köyde ilk kez görülen portakalın sırrı.

Karasanlı Kancık: İlginç bir aşk ve kan davası.

Alacaklar: İflas eden köy bakkalı.

Ulgar: (Posof-Damal arasında geçit vermez bir dağ) Öykü kahramanı Cuma Ağa için öküzleri her şeydir. Ayağındaki ağrıdan dolayı yürüyemez, kızağa da binemez. Ardahan’da kalır. Kızakla gidenler, (otuz dokuz kişi) Ulgar’da tipiye yakalanırlar ve hepsi ölür.

Yakınları, onlara Ulgar’da kar kalkınca ulaşır. Dönemeç ve Ulgar’da ilginç benzerlikler var. Dönemeç’te Garip ve arkadaşları okumak uğruna verdikleri mücadeleyi doğaya karşı da veriyorlar. Ulgar öyküsündeki mücadele de yoksulluk ve doğaya karşıdır. Her ikisinde de doğa canlıdır. Sanki öykü kahramanlarından biri de doğadır. Bu, yazarın anlatım tekniğinin ne kadar güçlü olduğunu açık seçik ortaya koymaktadır.

Kaftancıoğlu’nun doğayı anlatışını hiçbir sinema perdesinde göremezsiniz. Canlandırmak çok güçtür; ancak gerçekçidir.

Öykü ve romanlarında, kullandığı dil, eleştiri alan tek yönüydü. Gerçekçi bir yazar, gözlemcidir. Dil, olayın geçtiği yöreye göre kullanılır. Bu nedenle eleştiriler haksız yapıldı kanısındayım. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki halkbilimle sanatı başarılı biçimde bir araya getiren sanatçıların başında gelir Kaftancıoğlu.

Yelatan adlı ilk romanı destan gibidir. Anadolu insanının acı çilesine, gür ırmaklar gibi efsaneler ve şiirler katmıştır.

İlk öykü kitabı olan Dönemeç, izlenimci büyük ressamların tabloları gibi renk renk, pırıl pırıldır.

Dönemeç ve Yelatan’dan sonra eserleri peş peşe geldi, o kısacık yazın yaşamında:

Köroğlu Kolları (Halk Destanı)

Tek Atlı Tekin Olmaz (Masal)

Çarpana (Öykü)

Tüfekliler (Öykü)

Hakullah (Röportaj)

Altın Ekin (Roman): Bu eserin içeriği kadar başına gelenler de ilginç. Kültür Bakanlığı’nca bastırılmış; ama siyasal yönetimin değişmesinden sonra 15.000 kitap sakıncalı görülerek depoda tutsak edilmiştir.’Altın Ekin’ bir çocuk romanıydı; ama kendisine kurşun sıkacak olanları çileden çıkarması beklenecek nitelikteydi. Hak yiyenlerin, çalışanları sömürenlerin karşısındaydı. Kül yutmayan, güçlükleri yenmesini bilen, ezilmeyen, emeğinin karşılığını koparıp almasını beceren bir çocuk-kahramanı canlandırıyordu. Bunu yaparken gerçekçi bir romanın dokusunu, keloğlan öykülerinin ipliğiyle örüyordu.

Altın Ekin’i yazmadan önce, bir söyleşide şöyle diyordu: “Köy Çocukları için yazmak ister misiniz? Diyorsunuz, başka kim için yazacağım? Biz köy çocukları için yazmak zorundayız, bizim asıl görevimiz budur. Niçin mi? Öncelikle, eğitim eşitliğini gerçekleştiremediğimize göre, devlet bu ayrılığı, uzaklığı tutmak çabasında olduğu sürece biz de derslerin, yalancı eğitimin yanında gerçek bir çabayla çocukları, yani köy çocuklarını yetiştirmek, onlara yardımcı olmak zorundayız.”

Altın Ekin’den sonra çocuk kitaplarını yoğunlaştırdı: Dört Boynuzlu Koç, Şülgür Deresi, Hınzır Paşa, Kekeme Tavşan…

Ü.Kaftancıoğlu,en verimli çağında “dostlar, yaşama, yaşama sevincine bin selam!” dedi. Ama o kadar yazacak şeyleri vardı ki…

‘Çıplakoğlu, (Halk Destanı)

‘Tek Yatak (Roman)

‘Bolşevik Mehmed (Roman)

‘Yaylacıklı İsa Bey’ Çatısını kurup, yazamadığı eserlerdir.

O büyük insan şöyle demişti:

“ Yaşama ve yaşama sevincine bin selam.”

Biz de diyoruz ki:

Selam olsun Yelatan’ın Garip’ine

Selam olsun Köroğlu’na, Pir Sultan’a, Şeyh Bedrettin’e

Selam olsun Anadolu’nun kavruk yüzlü delikanlısına

Selam olsun Ümit Kaftancıoğlu’na…